Konusu:
”Elisabeth Sparkle, ışıltılı günlerini ardında bırakan bir oyuncudur. Cinsiyetçi bir yapımcı tarafından kovulduktan ve yaşı nedeniyle artık hiçbir rol alamadıktan sonra umutsuzluk sarmalına düşer. Ta ki onu, sözde sizi daha iyi bir versiyon haline getirecek gizemli bir madde sunan gizemli bir şirkete götüren o ölümcül araba kazasına kadar. Elizabeth günaha boyun eğecek midir?”
IMDb: 7.2
Spoilersiz Yorumum:
Baştan sona ”estetik kaygıyı” yoğun eleştiri altına tutan film için de bir çok kült filme de göndermeleriyle bence kendi alanında zirveye oynamış. Böyle rahatsız edici çekimleri daha çok Stanley Kubrick filmlerinde görmeye alışkın olduğumdan O’nun tarzının yaşatılıyor olması beni ayrıca mutlu etti diyebilirim.
Film boyunca sizi ayakta tutan ”Bu işin sınırı ne?” sorusu sürekli güçleniyor bu da sözüm ona ”izlemesi zor” sahneleri çok daha çarpıcı yapıyor. Baştan sona alt metinlerle dolu izlemesi keyifli harika bir iş. Şimdi filmin derinine ineyim.
Yorumumun bu kısımdan sonrası yoğun spoiler içermektedir. Kesinlikle filmi izledikten sonra okumanızı öneriyorum.
Film başlar başlamaz ne görüyoruz? İğne yapılan yumurta bölünerek aynısından bir tane daha oluşuyor. Oluşan yumurta çok daha parlak, estetik, ince… hemen sonrasın da Elisabeth Sparkle’nin meşhuur Hollywood Walk of Fame yolunda ki adını. Biraz sonra ise o ismin üzerine hamburger düşüyor ve her yer ketçap oluyor isim kirleniyor çokta manalı bir renkle: Kırmızı
Film bize bize daha hiç bir şey söylemeden sadece gösteriyor. Evet bir ilaç gelecek ve bölünmeyi sağlayacak ama bu bölünme sonrası Elisabeth’e eskisi gibi olacak mı? Bu harika bir sinematik anlatı işte sinemanın gücü de buradan geliyor daha hiç bir şey söylemeden filmin konusunu, gidişatını, hikayenin en kilit kısmını bir kaç kareyle anlatıp gösterebilme gücü… eşsiz.


Filmin derdini daha ilk başlarda anlamaya başladığımıza göre tüm seyir boyunca da kendimize soracağımız şu soruyla devam edelim: Güzellik nedir?

Televizyon programında spor yaptıran Elisabeth hemen set çıkışı bu koridordan geçiyor. Bu koridoru filmde çokça göreceğiz çünkü aslında burası karakterin kendi iç dünyasının bir timeline’ı. Set sonrası buradan yürüyerek kulisine gidiyor ama duvarlar da asılı olan Elisabeth afişlerinde bir farklılık var değil mi? Çok daha genç gözüküyor aslında yani şuan olduğundan sözüm ona ”daha güzel” gözüküyor. Yani oradan her yürüdüğünde kendi geçmişine yürüyor bu güçlü bir metafor çünkü az sonra öğreneceği üzere Harvey’in (Kanalın sahibi olan erkek karakteri ona ayrıca değineceğim) onu kovmak istediğini çünkü artık 50 yaşını geçtiğini yerini çok daha ”güzel” ve genç insanlara bırakması gerektiğine dair bir görüşme yapıyorlar.


ve o görüşme boyunca hemen üstte de gördüğünüz gibi onu iğrenç şekilde yemek yerken izliyoruz. Kamera ağzına kadar giriyor, yemeğe bulanmış ellerini gösteriyor, pis masayı gösteriyor… burada Harvey aslında erkek hegemonyasını temsil ediyor. Konuşurken rahatsız edici şekilde karşısında ki kadının dudaklarına, ellerine yani vücuduna bakan erkek fenotipini. Yönetmen burada aslında kadınların bu durumda duyduğu rahatsızlığı erkek üzerinden anlatıyor bu da yine söylemeden anlattığı enfes sahnelerden birisi. Devamında Harvey konuşurken hemen arkasındaki garsona kadına bakış atıyor bu bakışla da tüm bu anlatmak istediğini destekliyor. Saniyeler içinde olan her detay inanılmaz bağlantılar ve anlamsal bütünlükle tamamlanıyor. Gerçekten usta işi.


Görüşmeyi yaptıkları mekanda daha başlar başlamaz Harvey’in ensesinde duran sineği gördünüz değil mi? Onu biz yani seyirci görüyor Elisabeth görmüyor ama görüşme sonunda Harvey masadan kalkıp gittikten sonra Elisabeth kadehe bakıyor ve kadehin içinde boğulan sineği aslında kendini görüyor giderek boğulan kendini ama burada sadece Elisabeth’in metaforu yok aslında Harvey için de sineğin ensesinden, kadehe düşmesi ve boğulması demek O’nu zamanında taşıdığını ama artık istemediğini, yok etmek istediğini anlatıyor yani tek metaforla iki tarafında durumunu özetliyor.
Karakterin bir hayvana bakıp kendini O’nun yerine koyması (Yani ben kendimi sinek yerine, at yerine… koyuyorum demiyor karakter. O an onun yaşadığını somutlaştırıyor aslında) çokça kullanılan bir yöntem. En güçlü örneğini Get Out filminde daha başlarında geyiğe arabayla çarpmaları ve karakterin geyiğin gözlerine dalıp gitmesi ardından gerçekleşen olaylarla aslında o geyiğin metaforik anlamda adamın kendi durumu olduğunu anlamamız gibi. Bu güçlü bir anlatım yöntemi olduğundan böyle tatlı, küçük detaylarla eklenmesi karakter okuması tarafında keyifli oluyor.
İlerleyen dakikalarda sorunun temelini zaten oturtuyoruz. Sistemin güzellik algısını artık besleyemeyecek yaşta olduğu için kovulan ve bunun için O’na dış minnaklar (Deneyi yapanları film boyunca bilmeyeceğiz çünkü konumuz deneyi/ilacı yapanlar değil. Anlamı) tarafından sunulan gençleşme formülünü kabul eden bir karakterimiz var ama bu kabul sürecinde bile neler gizlenmiş bir bakalım.


İlacı kabul ettiğinde ona bir yere gitmesi söyleniyor o da film boyunca göreceğiz hardal rengi paltosuyla oraya gidiyor (Aynı paltoyu sürekli göreceğiz çünkü o ne kadar çökse de, ne kadar çürüse de sistem ayakta durmaya devam ediyor. Palto aslında sistemin kendini sembolize ediyor) ve defalarca kartını okutmasına rağmen o kepenk yürüyerek gireceği kadar açılmıyor eğilerek girebileceği kadar açılıyor. Kapı bozuk olduğu için mi? Hayır. Sistemin karşısında boyun eğdiğini görmemiz için eğiliyor. Elisabeth orada eğilerek geçtiğinde aslında kendisine olan saygısını kapının ardında bıraktığını, sisteme boyun eğdiğini anlıyoruz ve o koridor. Elisabeth’in paltosu ile aynı renkte olan anti-böcek afişiyle o pis koridor… oradan geçip ilacı alıyor yine kapıda olduğu gibi, yine filmin taa en başında o turuncu koridorda olduğu gibi… o aslında kendi benliğinde yürüyor. Çürüyen fikirlerinde adım atıyor bu yüzden o koridor öyle pis çünkü artık sisteme boyun eğen, düşüncelerini kirleten bir Elisabeth var…

ve gerçekleşiyor, Elisabeth’in içinden kendinin idealize edilmiş bir versiyonu çıkıyor: Sue. Çok daha genç, güzel… sistemin istediği estetik kurallara uygun. Sue’nin gelişiyle filmin düğümü atılıyor, ”Güzellik neydi?”
Kendi daha iyi versiyonun için kendinden vermek, kendini tüketmek… bu günümüzün sorunu değil mi? İnsanlar daha iyi gözükmek için ameliyatlar oluyor, anabolik takviyeler alıyor, botokslar… akla, mantığa sığmayacak şeyler yapıyorlar. Değişen ve küreselleşen Dünya’da ”Güzellik” sistemin istediği gibi olmaktan geçiyor. İnsanlar kabul görmeyi estetik kaygı süzgecinden geçiriyor. Özellikle sosyal medya sayesinde artan ”Görünür olmak” mottosuyla insanlar artık sınır tanımıyor. Günümüzün ve geleceğimizin de sorununu böyle çarpıcı şekilde eleştirmesi filmi bir üst seviyeye daha taşımaya yetiyor. Bu sayede film zamansızlaşıyor.
İlerleyen dakikalarda renkler değişiyor. Elisabeth’in daha soft, soluk renkleri yerine Sue’nin neon ve dikkat çekici renklerine bırakıyor. Film ikiye bölünse de daha en başından beri tekrarladığı o repliği sürekli duyuyor değil mi?

”You are one” deyip duruyor. ”Sen teksin. İkisi de sensin…” Sâhi bunu neden duyup duruyoruz? Sue geldikten ve Elisabeth’i tüketmeye başladıktan sonra telefonda ki ses o repliği tekrarlıyor çünkü film bize en güçlü mesajını vermeye çalışıyor: Olmak istediğiniz kişi ile olduğumuz kişi arasında mekik dokumayın. İyi de sensin, kötü de. Yaşlı da sensin, gençte. Aslında olduğundan başka bir şey değilsin. Sen neysen, O’sun. Elisabeth her ne kadar Sue’den bir başkası gibi bahsetse de Sue aslında onun bastırılmış duyguları, boyun eğdiği sistemin yıldızı, onun negatif ama aslında istediği yanı. Kısacası kaçmaya çalıştığı diğer ”kendi.”
Kendinden kaçmayı hepimiz bir dönem yapmış olabiliriz. Kötü bir olay veya durum karşısında zihnimizi kendimizden uzaklaştırıp daha iyi bir yerde tutmaya çalışmak. Bunu bedenen ayırabilen bir teknoloji olsaydı kendi daha iyini başkası olarak mı tanımlardın?


Koridorun aslında Elisabeth’in bir zaman çizelgesi olduğunu zaten söylemiştim bunun en etkin kullanımını üstte bulunan iki karede görüyoruz. Sue’nin gelmesiyle Elisabeth tamamen kovuluyor ve Harvey yine o koridor da Elisabeth’e eşyalarını koyduğu koliyi veriyor duvarlar mı? Evet bom boş çünkü Elisabeth artık yok. Hemen bir kaç dakika sonra Sue’nin programdan çıkışından sonra kulisine giderken aynı koridordan geçtiğini ve duvarda artık onun afişinin asılı olduğunu görüyoruz çünkü zaman çizelgemiz artık onunla doluyor. İçi boşalan, kendinden vazgeçen Elisabeth ile değil…
Kendinden vermek ne kadar kolay yazılıyor ve film bize bunu somut olarak gösterse de;

görsel de olduğu gibi. Aslında kendinden vermek sadece fiziksel olarak gerçekleşmiyor. Psikolojik olarak kendinden vermekte geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Film bize durmadan şunu soruyor; Ne kadarını verdin?
Elisabeth’in ilk kendini tüketmeye başladığının işareti olan parmağının yaşlanması (Beraberinde tamamen yaşlanacak çünkü tüketmeye devam edecek, evet kendini) filmin bir başka dönüm noktası oluyor çünkü artık Sue yanı onu tüketirken o da Elisabeth olduğunda sistemin istemediği olmaya başlıyor. Dilediği gibi yiyen, artık estetik gözükme kaygısı olmayan, olmak istediğini olan… Yani birisi öze dönerken diğeri sisteme dönmeye devam ediyor bu çatışma sertleştikçe olan yine kendine oluyor ama sistem? Evet devam ediyor.
Kendimizi yıprattığımız sebeplerin aslında bir başka şeyin istediği/ona hizmet ettiği şey olduğunu düşündünüz mü?
Yeni bir düğümün oluşması yani artık kendinin yine kendini yemeye başlaması bize estetik kaygıları yüzünden kaybedenleri anımsatmıyor mu? Bilmem ne estetik (Sadece estetik kaygıyla yapılan) ameliyatı yüzünden sakat kalan insanlar, hatta hayatını kaybeden insanlar var. Film bize acaba kendini tüketmenin sistemsel olduğunu söylemeye mi çalışıyor?


Sol da Sue’nin daha ortalarda odanın içinde kocaman yer kaplayan film boyunca gördüğümüz Elisabeth resmini kaldırıyor, sağda ki karede ise filmin daha sonlarına doğru Elisabeth neredeyse tamamen (Sue yani aslında kendi tarafından) tüketildiği artık nispeten yürüyemeyecek yaşlandığı ve bittiği hâlde Sue’nin kaldırdığı resmi geri odaya yerleştiriyor, neden?
Aslında narsist kişiliği yerine kendini seçmeye başlıyor ama buz ne zaman gerçekleşiyor biliyor musunuz? Artık dönüşü olmadığında. İnsanlar böyle değil mi? Olanı kaybettiğinde artık değerini anlamaya başlayıp ona sahip çıkmaya, yeniden kazanmaya/edinmeye çalışır çünkü olan zaten ”bizimdir” o yüzden bir süre sonra değerini kaybeder ama artık senin olmadığında? O zaman değeri artar. Bu resmi taşıma metaforu tam da bunu gösteriyor. ”Kaybettiğin şeyin değerini anlama” peki gerçekten O’na sahipken değerini bilsek o zaman her şey daha farklı olmaz mı?


Filmin sonlarına doğru sistem eleştirisi artık metaforlarla anlatmaktan öte direkt/yekten eleştiriye geçiyor ve yönetmen sisteme sağlı sollu aparkat indirmeye başlıyor. Sue’de artık tükenmeye başladığında önce dişleri dökülüyor ve tam bulunduğu yerden çıkacakken Harvey gelip onu hissedarlarla tanıştırmak istiyor ve harika göndermelere şahit oluyoruz. Sue dişlerinden bazıları yok diye ağzını açmadan karşılarında duruyor. Hissedarlar ise onu yiyecekmiş gibi bakıyorlar çünkü tüm hissedarlaar evet erkek. Sistemin erkek tekeli altında olduğunu o kadar sert biçimde gösteriyor ki karşılarında ağzını bile açamayan Sue gülümse dendiğinde gülümsemekle yetiniyor sadece denileni yapıyor ve tek kelime bile edemiyor çünkü o sisteme boyun eğmiş, sistemin idealize ettiği, beslediği bişey. Bir birey/biri değil o sadece çarkın bir parçası.
Sistemi böyle sert eleştiriyor daha ne yapacak bu nereye gidecek derken o kadar sert ve güçlü kareler daha geliyor ki insanlara dayatılan güzellik algısının aslında kapital sistemin getirisi olduğunu, insanın kendini sevmekle başlayacağı yolcuğun aslında ”başkaları tarafından sevilme kaygısına” bıraktığını o kadar sert bir dille anlıyoruz ki her saniyesinde daha da derine itiliyoruz.

ve o geliyor ”Monstro Elisasue” yani Elisabeth ve Sue’nin birleşiminden oluşan grotesk diyebileceğimiz bir yaratık.. Yaratık ve estetik kavramını daha derin olarak Guillermo del Toro’nun Frankenstein’in filminde gördük ama yönetmen Coralie Fargeat burada yaratık ve estetikten daha ötesini daha sistematik şekilde eleştiriyor. O’na Sue’nin elbisesini giydiriyor ve güzel kadınların arasından geçirip sahneye çıkartıyor. O aslında toplum baskısına karşı çıkan bir metafor, o aslında güzellik saplantısı ve narsisizmin sonucu, o aslında tüketim kültürü ve medya çılgınlığının bir negatifi, o sisteme karşı bir duruş.
Monstro Elisasue konuşmaya başladığında bir süre sonra herkes ona canavar, ucube diye bağırmaya başlıyor ama hepsi onu izlemeye de devam ediyor çünkü medya kaosu da sever insanlar tükenmeyi değil ama tükenmişi izlemeyi sever bu yüzden Realty show kültürü var, bu yüzden o programlar da en çok reyting yapan bölümler en kavgalı, en ağlamalı… olan bölümler. İnsanlar başlarına gelmesin istese de, dışarıdan izlemeyi seviyor çünkü medya bunu böyle manipüle ediyor.
İnsanlar onu izlerken hepsine kan bulaştırması… her yeri kana bulaması da yine sisteme yapılan çok yerinde bir göndermeydi. Sistemin yarattığı güzellik baskısı, daha iyi görünme kaygısı sonunda sistemin kendini kirletiyor çünkü hepsi o kötülüğün bir parçasıydı.



Elisasue sahnede itilip yuhalanırken yine erkekler tarafından ”Ucubesin sen, canavarsın…” deniyor. Onu itenler mi? Evet hepsi erkek çünkü sistem onların elinde de çirkin, göze hitap etmeyeni istemiyorlar. Kendi gözlerine güzel gelecek olanı kabul ediyorlar kalan her şey O’nlar için ”ucube” bu yüzden O’nlar tarafından itiliyor, O’nlar tarafından yok edilmek isteniliyor çünkü o zaten sistem karşısında konuşmamıştı, yaşlandığı için kabul görmemişti… bir kadın olarak vâr olamamış o hiyerarşi altında ezilmişti ama hepsini kanıyla boyayıp onları da kirletti taa ki bedeni tamamen yok olana kadar. Yani bir yerden sonra artık karşı geldiğin o sistem tarafından yenilene kadar…

Artık sona geldik… her şeyini kaybetti ve sadece yüzüyle filmin en başında gördüğümüz Hollywood Walk of Fame yolunda Elisabeth Sparkle yıldızının üstünde duruyor. Neden o yıldızın üzerine sadece yüzüyle geldi? Çünkü o sadece görülmek, fark edilmek istiyordu. Olduğu yaşı ve yüzüyle bilinmek, toplum ve sistem tarafından değer görmek istiyordu ama sonucunda kendini tüketti. Başkaları tarafından kabul görmeyi kendinden önceye koyabilir misin?
Film günümüzün sorunun o kadar çarpıcı, o kadar sert eleştiriyor ki her karede etkilenmemek elde değildi. Nietzsche, “Böcek öldürürseniz kahraman, kelebek öldürürseniz hainsiniz. Çünkü ahlakın estetik standartları vardır.” der. O Monstro Elisasue öldüğünde yani tamamen patlayıp et yığını olduğunda Sue’nin ölüm sahnesi kadar üzülmedik değil mi? Yani gerçekten ahlakın estetik standartları vardır diyebilir miyiz? Bu kadar siyah ve beyaz mı her şey. Daha iyi versiyonunu yaratmak için kendinden vermek yerine, daha iyi versiyonuna kendini vererek ulaşsan daha iyi olmaz mı?
Kabul görmek ve bilinmek için kendinden ödün vermektense önce kendini kabul et çünkü unutma ki; ”You are one”
Okuduğun için teşekkür ederim.
Analizimde kullandığım bazı bilgiselleri derledim;
1) ”Hollywood Walk of Fame” Nedir?
2) ”Grotesk” Nedir?
3) ”Stanley Kubrick” Kimdir?
4) ”Narsisizm” Nedir?