Frankenstein (2025)

Konusu:
Frankenstein, kibirli ve dahi bilim insanı Victor Frankenstein’ın, sıra dışı bir deney sonucu yarattığı canavarın trajik hikayesini anlatıyor. Victor’un sınır tanımayan tutkusu, hem kendi sonunu hazırlar hem de yaşam verdiği yaratığın trajik kaderine yol açar. Bu hikaye, insanın doğa üzerindeki kontrol arzusunun ve bunun kaçınılmaz sonuçlarının derinlemesine bir incelemesidir.’

IMDb: 7.6

Yorumum:
Sinema filmleri konusunda endişelendiğimiz şu dönemde (Artık çok rafine filmler yapılıyor, özgün olunamıyor, sadece ticari kaygı güdüldüğünden ortaya sinematografik açıdan doygun işler çıkmıyor… dediğimiz şu hasret döneminden bahsediyorum) tokat gibi çarpan film, evet Guillermo del Toro imzasıyla ” Frankenstein

Tüm detayların old school tarzında hazırlanmış olduğu, her ama neredeyse her sekansta gördüğümüz ”emek” ah, inanılmaz bir deneyimdi. Böylesi harika bir iş ortaya çıkardıkları için can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Büyük keyif alarak izlediğimi kısaca belirtip hızlıca analizime geçmek istiyorum, keyifli okumalar.

Yorumumun bu kısımdan sonrası yoğun spoiler içermektedir. Kesinlikle filmi izledikten sonra okumanızı öneriyorum.

Önce izlediğimiz hikayenin perde arkasına bir bakalım…

Bu hikayeyi Mary Shelley 1816 yılında henüz 18 yaşındayken yazdı ve o yıllarda kadın bir yazarın böyle bir “korku-bilim” romanı yazması şaşırtıcı bulunabilir diye kitabını isimsiz yayınladı. İkinci baskıda kendi ismini yazdı.. Bu olay bile başlı başına hikayenin ardındaki bazı detaylara (Toplumsal normlara yapılan eleştiriler, mahalle baskısı, etik, toplumsal yabancılaşma…) çok yerinde bir gönderme. Kitaptaki yaratığın ise adı yok. Mary Shelley özellikle isim vermedi; böylece yaratığın “insan” olarak kabul edilmediğini göstermeyi amaçladı bu detay bize bunu şunu soruyor;

Asıl canavar kim?
Yaratık mı?
Yoksa onu yaratan; sonra da sorumluluktan kaçan Victor mu?

Bu kaliteli sorgulama hâlinin en temel sebebi ise Mary’nin annesi; Mary Wollstonecraft, erken dönem feminizmin en önemli isimlerinden bu sayede Mary aklındaki tüm ideolojileri, felsefeleri toparladığı “Dünya edebiyatının ilk bilimkurgu romanı” olarak kabul edilebilecek eserini kaleme alır; Frankenstein

Artık filmin ardındaki hikayeyi biliyorsunuz. Şimdi filme geçelim;
Soğuk açılış (Soğuk açılış; herhangi bir jenerik, giriş müziği veya açıklama olmadan doğrudan şok edici, sürükleyici veya gizemli bir sahneyle başlamasıdır) dediğimiz yöntemle film başlıyor… ve bu soğuk açılışı hem metaforik olarak hem de gerçekten soğukta, buzların içinde oluyor. Böylece yönetmenin film boyunca hem göstereceğini, hem söyleyeceğini daha başlar başlamaz anlıyoruz. Her yer mavi ve tonları… daha sonra bu mavileri Victor’un kardeşi ve ortağında da göreceğiz çünkü ölüm soğuk olur… Çekimlerde ise daha yüksek rütbelileri veya kendini Tanrı sanacak olan Victor’u hep böyle alttan yukarı göreceğiz gözümüze büyük gelecek, daha yüce gelecek sonra küçülecek… kendi ağırlıkları altında değil; hiç sahip olamayacağı vicdanı altında..

Öncelikle tüm akış boyunca renklerle oluşturulan kompoziyonlara çok dikkat etmeliyiz çünkü hikayenin psikolojik tarafında çok büyük bir etkisi olacak. Film boyunca kullanılan renkleri ve yönetmenin bizim için o renklere yüklediği anlamları şöyle derledim;

KırmızıKayıp, suçluluk, yaşam-ölüm dengesi, anne-ev
YeşilDoğa, sınırlar, masumiyet
MaviBilim, soğukluk, nesnellik, ölüm
AmberGeçmişin izleri
Altın/GriSuçluluk

İlk başlarda annesine kelimenin tam anlamıyla ”bağımlı” ve otorite olan babadan sürekli baskı/şiddet gören Victor’u görüyoruz. Önünde kırmızılarla bezeli şefkat duygusunu aldığı annesi; otorite, baskı, ego ve kibirle bezeli babası var. Annesi öldüğünde Victor’un deyimiyle ”Evrenin bir köşesi oyulmuş, gök kubbe ebediyen karanlığa gömülmüştü…”
Böylece sevgi karakteri (annesi) ayrıldığında ondan hep istenen ”üstünlük beklentisi” ortaya çıkıyor ve elimizde artık kaybı yüzünden ölümü yenmek isteyen ama iyi bir rol model eksikliğinden de kibir ile dolan bir birey geliyor; Victor…
Victor ”kırmızı” ile annesini bağdaştırdığından büyüdükten sonra da (annesinden kaybından yıllar geçmesine rağmen) eldivenlerinde, atkısında, paltosunda… her yerde kırmızı görüyoruz çünkü o annesi ile olan bağı ve travmasını sembolize ediyor. Renk aslında bir çığlık, bir sitem…
Söylemek istediklerini söylemeyip hep babasının gölgesinde ezilmiş bir çocuk.. Söylememeye devam edip gösteriyor. Bu toplumun ”O’ndan olmayanı dışlama” yani ötekileştirme (Othering) değil de nedir? İnsanlar söylemeyi bir araç değil, amaç edindiğinde söyleyecekleri sağır edici olabiliyor…

Victor’un olduğu kişi aslında olmak istediği kişi mi? Yoksa hayatın O’na sunduğu seçenekler arasında olması gereken kişi mi? Bu soru bize aynaya bakmayı hatırlatıyor; ben kimim?
Tanrıcılık oynamaya çalışan kendini başarmaya çalışan, çalıştığı için de sesi toplumun kendinden çok çıkması için mücadele eden Victor.. büyümüş olsa da travması hayatının amacı olmuş acı dolu bir çocuk… sâhi ”çocuk olmak” neydi?

Tüm bu sorgulamaları yaptırırken film bize sözüm ona ”Göstermeye” devam ediyor.. Victor’un yeniden yaratmayı akademik olarak ilk kanıtlamaya çalıştığı sahnede diğer akademisyenler sahneye atılıp ”Bu yaptığın dine aykırı!” diyor yani toplumsal dogmalar, inanç… bilim ile çarpışıyor ve o dönemde kimin kazanacağını tahmin etmek zor değil (Sanki bugün kolaymış gibi söyledim değil mi?…) Film bize inanç ve bilim çatışmasını öyle olağan akışta gösteriyor ki bünyemiz salise bile geçmeden bu bilgiyi alıp normalize edip devam ediyor. Hayır efendim normal değil..
Şöyle düşünün o yıllarda yani Frankenstein’in yazıldığı dönemde (1800’ler) elektrikle beden hareket ettirme (Galvanizm) yeni icat edilmişti ki zaten Mary Shelley‘in Frankenstein’ı yazmasında en büyük etken bu gelişme oldu. Daha sonra o buluş günümüzde yani bugün kullanılan Defibrilatör (Normal kalp atış hızını geri kazandırmak için kalbe elektrik yükü veya akımı uygulayan alet) cihazının da geliştirilmesine imkan tanıdı evet evet o her yerde gördüğünüz kalbe elektrik veren cihaz. Hiç abartmadan söyleyebilirim ki milyonlarca kişiyi hayata döndüren ve döndürmeye de devam edecek olan o cihaz..

Bir de Victor’un tam zıttı yeşil renginin yani masumiyetin, şefkatin… sahibi Elizabeth Harlander karakteri var.. Bize tokatları öyle sert çarpıyor ki yetişemiyoruz çünkü hikayenin tüm negatif önermeleriyle tek başına çatışıyor… savaş istemiyor, sürekli iyilikten bahsediyor… ama evet ama yine de Victor’un ”Kelebeği kafese koyalım mı?” Sorusuna ”Evet’‘ diyor çünkü insan böyle bir canlı. Güç elinde olduğunda Tanrı kompleksine sahip oluyor ve tüm o masumiyet süresi boyunca iyiliğin sembolü Elizabeth doğadan aldığı kelebeği kafese kapatıyor çünkü hem güçlü olmak istiyor hem de o kelebeği kendi yerine koyuyor. O hem kafese sıkışmış, hem de Victor ile Tanrıcılık oynamak isteyen bir ”kaybolmuş.”
Bu bize kendi kararlarımızı sorgulamaya iten güçlü bir metaforik sahne. Olduğumuz kişiye istediğimiz kişiye kim karar veriyor. Toplumsal normlar mı yoksa kendimiz mi?

Elizabeth Victor’un evine kafese koydukları kelebek ile geliyor ama bu geliş öyle alalede bir geliş değil. Kırmızı elbise üzerinde yeşil giyinmiş (Kırmızı neydi? Victor’un geçmişi, evi, annesi… yani hem geçmişini ve şimdi ki umutlarını temsil ediyor) ve Victor kapıyı açar açmaz O’na ”Sanırım sizi özledi (Kelebeği kastediyor)” diyor. Victor’u özleyen kelebek miydi? Tabii ki hayır, Elizabeth‘in kendisiydi çünkü artık bir karar verdiğini söyleyip onu terk ediyor… gelirken neden mi o kelebek yanında? Çünkü o Victor’un ona sunduğu Tanrıcılık oyununu oynamamaya (Kafese koyma yani bir canlıyı alıkoyma gücü buna bir atıftı) istemiyor. O kafesinde kalmaya devam etmek istiyor… Peki kelebek? O artık O’na sunulan hayatın içinde… bir kafesin.
Yoksa… tanıdık mı geldi?

Şimdi hikayenin ana odak noktasına geldik Yaratık… Yine soracağım sâhi canavar hangisiydi Yaratılan mı, yaratan mı?
Öncelikle Yaratık’ın (Evet onun orijinal kitapta da, filmde de bir ismi yok) yaratılma nedenine yukarıda değindim. Victor’un; kaybından, tuttuğu yastan dolayı ölümü yenme ihtiyacı, babası yüzünden edindiği kişilik çatışması… gibi gibi sebeplerimiz var ama Victor’u aradan çıkartalım.
”İnsan neden yaratmak ister. İnsan.. Tanrısallaşmalı mı?” diye sorup Dolly örneğini ele alalım; 1996’da İskoçya’daki Roslin Enstitüsü’nde klonlanan bir Fin Dorset koyunu klonu. Bilim tarihinde bir dönüm noktasıdır çünkü: Yetişkin bir bireyin vücut (somatik) hücresinden klonlanan ilk memelidir. Yani Dolly, bir annenin yumurtasından değil; bir yetişkin koyunun meme bezi hücresinin DNA’sından oluşturulmuş. İnsanoğlu kendi başına bir ”şey” yaratma gücünü kazanmaya çalıştığı en somut örneklerinden. Bu pek tabii bilimsel bir çok gerekçeye gebe bir konu olsa da özünde insanlığın en başından beri istediği bir olgu var; adına Tanrı dediği olabilmek kısaca; yaratabilme gücü.
Victor bu gücü elde ettikten yani artık O’nu yarattıktan sonra Tanrısal kompleksinin tavan yaptığını görüyoruz. O’na tıpkı babasının kendisine davrandığı gibi davranıyor çünkü Victor olmaktan korktuğu kişi oluyor; babası.

Olmasından korktuğumuz şey oluruz buna Freud bunun için ”Bastırılan şey güçlenir.” der literatürde ki adı da; “geri dönüş etkisi”dir. Yani; en çok bastırdığımız, görmezden geldiğimiz, içimizde yok saydığımız özellikler/duygular bilinçaltında daha da güçlenir. Ne kadar “Ben asla böyle olmayacağım” dersen: O özellik bilinçaltında büyür ve fırsat bulduğunda davranışa sızar.
Tüm bu geri dönüş etkisine Victor’un yaşadığı gibi travmatik bir durum da eklenir ve travma iyileşmezse, tekrar eder… Hep korktuğun O kişiye dönüşmek: güç kazanma çabasıdır, acıyı yönetme yöntemidir, artık incinmeyeceğim’in savunmasıdır… yani bilinçsiz bir korunma mekanizmasıdır.

Tüm bu bilgisellerin ışığında şimdi yine soruyorum; olmak istediğin kişi misin?

Yaratık… yaratılmış olmanın tüm saflığıyla karşımıza geldiğinde bize bir çok duyguyu aynı anda hissettiriyor. Evet yeni doğmuş bir bebek gibi davranıyor… yürümeyi, konuşmayı öğrenmeye çalışıyor yani vâr olmak için elinden geleni yapıyor ama bir sorun var. Hayır, hayır yaratılmış olmak değil. Yoktan vâr olmak değil. Tek sorun; estetik kaygı…
Friedrich Nietzsche şöyle der; ”Bir hamam böceği öldürürsen kahraman, bir kelebeği öldürürsen şeytansın. Ahlakın estetik standartları vardır.
Ah, bu öyle bir söz ki durumu tam da özetleyen yegâne bir söz. Ahlakın estetik standartları vardır… bu günümüz toplumunu anlatan (ve bunu söyleyen Nietzsche 15 Ekim 1844’da doğdu evet 181 yıl önce) çok güçlü bir söylem.
Eğer cavanar çok yakışıklı veya güzel olsaydı o zaman toplum tarafından böyle dışlanmayacaktı çünkü ahlakın sınırını belirleyen estetik değerlerdir. Bugün bile günümüzde suç işleyip hâkim karşısına kravatla çıkmak ile çıkmamak arasında iyi hâl indirimi farkı var anlayabiliyor musun gerçek ahlak sözde, kitaplarda değil… gözümüzde, bize iyi gelendedir… Bu yüzden cavanar O’nu yaratan tarafından bile dışlanıyor çünkü çirkin gözüküyor. (Ama bu sözde çirkinlik; topluma göre ”çirkin” eğer tam tersi olsaydı ve cavanarlardan oluşan bir topluma ”İnsan” gelseydi o zaman dışlanan insan olacaktı çünkü toplum bilinci böyle çalışır. Kendinden olmayını dışlayarak)

Sevilmek, ait olmak, bağlanmak… sadece insanî olmayan, neredeyse yaşayan her şeyin ihtiyaç duyduğu bu temel duygular rafine olduğu kadar ulaşılmaz da olabiliyor çünkü işin içinde ”insan” var. Yaratık sevmeye, çalışıyor akan su da yaprak yarıştırıyor…çünkü o bebek/çocuk arasında ama yaratıcısının ona davranışı öz-yeterlilik travması yaratmaya başlıyor (Victor ve babasını anımsayın). O cavanar olarak doğmuyor, toplum ve yaratıcısı tarafından ”Canavarlaştırılıyor.”

Yaratık’ın arkadaşı sözüm ona ”Dost” dediği sihirli sayılabilecek yaşlı adam tahmin edeceğiniz üzere eveet ”Kör” çünkü dediğim gibi ahlakın estetik sınırları var o adam bundan muaf çünkü Yaratık’ı görmüyor ve dolayısıyla onu ”Cavanarlaştıramıyor.” Yaratık kabul görmek için pragmatik davranıyor ve yardım ediyor bu sayede vâr olduğunu hissediyor, yaşlı adam da fayda görüyor bu sayede dost belliyor ama O’nu görüyor olsaydı yine de ”Seninle evimi ve yemeğimi paylaşayım.” der miydi? Bir şeyin iyi veya kötü olduğuna nasıl karar vereceğiz. Bize sağladığı faydayla mı, yoksa nasıl gözüktüğüyle mi. Neyle?
Yaşlı adam aslında toplumun olması gereken bakış açısını temsil ediyor ama edebiliyor mu? Yoksa toplumdan ayrıştığında kuzuyu kurt mu kapıyor? Doğru diğeriyle gitmediği için evini gelen kurtlar adamı öldürüyor çünkü o diğerleri gibi değildi, o zaten farklıydı. Topluma ayak uydurmadı… Yaratık’ı canavarlaştırmadı ve yok oldu… Mahalle baskısına enfes bir örnekti. Böyleli derin konuları bu şekilde şiirimsi görselleştirmek inanılmaz bir iş…
Yaratık duygusal koşullanma yapıp eliyle başının okşanmasını sevgi/dostluk ifadesi olarak görüyor. Yani o duyguları olan yaşlı adamın da dediği gibi ”Sesinde merhamet olan” bir şey (ney?)
Bizler de sevgiyi koşullu bağlıyoruz tıpkı Yaratık gibi…

Yüzleşme…
Canavar ile Victor yeniden bir araya geliyor. Akla ilk gelen O’nu öldürmeye geldiğini düşünmek çünkü O’nu terk etti, O’na kötü davrandı ama bunu yapan kimdi? Dünya’ya gözünü açtığında O’nu karşılayan kişi; Victor, yani yaratıcısı. Kim yaratıcısını yok edebilir? İnsanlar hiç görmediği yaratıcısını yok sayamıyor. Kanlı, canlı karşısında duranı mı yok edecekti? Hayır O’ndan kendi varlığı hakkında teyit almaya geldi, O’na ait olma hissini tekrar çarpmaya geldi, yalnız kalmamak için O’ndan bir tane daha yapmasını istedi… O’na sığınmaya geldi ama Tanrısallık kompleksinde olan Victor onu elbette reddetti çünkü güç onun elinde. (Bu güç zehirlenmesiyle alakalı insanlık dışı ve bir çok filme konu olmuş gerçek bir deney var adı: ”Stanford hapishane deneyi” bu deneyi araştırıp insanların elinde güç olduğunda ne kadar korkunç olabileceklerini somut gerçeklerle, bilimsel kanıtlarla öğrenebilirsin)

Benim gibi bir tane daha yap…’‘ hemen hemen tüm yaratılış mitlerine ve inançlarına göre önce erkek yaratıldı sonra erkeğin yalnız olduğunu gören yaratıcı O’na acıyıp yanına dişi ekledi veya yaratılan bunu yaratıcıdan istedi… Öyle bir metafor düşünün ki tüm yaratılışa gönderilmiş olsun bu tam olarak o. Kendinden bir tane daha isteyen bir yaratılan masum ama bencil de bir istek. Dünya’ya kendinden başka arkadaşı olamayacak birini getirmesini istemek.. kendimiz için iyi bir şey istediğimizde gerçekte neye sebep oluyoruz? Biz iyi olanı düşündüğümüzde o artık ”iyi” mi olur yoksa biz mi olana bu anlamı veririz?

Hayattayken elinde yaşamaktan başka seçeneği olmayan sadece Yaratık mı? bu soruyu yönetmen bize de soruyor. İçinde bulunduğumuz çıkmazlar ne olursa olsun hayattayken yaşamaktan başka ne seçenek var? Hepimiz kendi canavarımızı yaratabiliriz. Bazıları için somut elle tutulur olur, bazıları için ise sadece hisler olur ama olur.. Bu cavanar varlığını biz onu ”Cavanar” yaptığımız için mi sürdürüyor yoksa gerçekten mi bir canavar? Bunu düşünmek gerekiyor. Hepimizin canavar veya canavar sandığımız şeyleri yok mu? O zaman neden onunla savaşmak yerine sadece hayattayken yaşamaya
devam etmiyorsun?

Tüm film boyunca cevap arayacaksan hayır bulamayacaksın çünkü film cevap vermiyor. Soruyor ve öyle bir soruyor ki doğru soruyu daha önce hiç sormadığını bile fark edebilirsin. Unutma; “Doğru cevap, doğru soruyu arayanlara görünür; yanlış soruların içinde en büyük gerçek bile kaybolur.” bu yüzden film bize yapabileceği en güzel şeyi yapıyor, evet doğru soruyu sormanızı sağlıyor.

Ben gerçekte kimim?

Okuduğunuz için teşekkürler, sinemayla kalın.

Analizimde kullandığım bazı bilgiselleri derledim;

1) Ötekileştirme (Othering) Nedir?
2) ”Dolly” Koyun Klonu
3) Mary Shelley kimdir?
4) Defibrilatör (Şok Cihazı) Nedir?
5) Norm nedir?

6) Mahalle Baskısı nedir?
7) Galvanism Nedir?
8) Freud Kimdir?
9) Özyeterlilik Nedir?
10) Bonus: ”Stanford hapishane deneyi” nedir?



Son Yazılanlar

İlgili Seçenekler

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz